By 27 Temmuz 2008 Devamı →

ŞEN DUL



Erkekler daha geç yaşta evlendiğinden, evlilikte “erken giden taraf” oluyorlar genellikle… Bu da “bir yastıkta kocayamadan”, nispeten genç yaşta yalnız kalmış, hatırı sayılır bir dul nüfus yaratıyor.

Çoğu, hayata yeniden başlamak için geç sayılacak yaştalar…

Hayatın kepenklerini tümden indirmek içinse erken…

Kimi zaman babasız kalan çocuklarını kanatları altında toplayıp korumaya, kollamaya, okutmaya çalışıyorlar.

Daha ileri yaşlarda, üzerlerine yüklenen görev, torun büyütmek oluyor.
Kimse kendilerine ait bir hayatları olup olmadığını, bu “son düzlük”ü nasıl yaşamak istediklerini sormuyor.

Yitik kocalarından sonra çocuklarını, torunlarını eş ve iş edinip onlar üzerinden bir final kuruyorlar.

Genç yaşta iseler bu sorumlulukların üzerine bir de dul kadın olmanın toplumsal önyargılarıyla, densiz çağrışımlarıyla, mahalle baskısıyla savaşıyorlar.

Yaşlı iseler “sığındıkları” evlat evinde kaynana rolüne bürünüyorlar.
Her koşulda dullar için yorucu bir final koşusu bu…

Ana tanrıça
Bu zorluğu keyfe dönüştürmüş bir kadını yitirdim geçen hafta…
Perihan teyzemdi.
Sinemada “BB”lerin, “CC”lerin moda olduğu dönemde o da benim “PP”mdi…
Kucağında büyüdüğüm yarı-annem, eteğine gizlendiğim anaç gölgem…
Çocukluğumun huzurlu, geniş bahçelerinin bağbanı oydu. Kadınlığın, ekrandaki güzellik kraliçesinden çok, topraktaki bereket ana tanrıçasına benzediğini bana öğreten o…
70’lerin başında Muhsin Batur’un jetleri çatımızın üstünden uyarı uçuşu yaptığında onun kollarına kaçmıştım.
80’lerin başında tank seslerine onun yanında uyanmıştım.
Gönülsüz evlendirilmiş ama sonradan eşine “gönül” vermiş, boy boy kızlar yetiştirmiş, tek başına kaldıktan sonra da kızlarına kendisininkinden çok daha iyi bir hayat devredebilmişti.
Belki ömür boyu çektiklerine karşı, kendi geliştirdiği bir savunma mekanizmasıyla büyük dertleri, şen şakrak bir tevekkülün bohçasına sarar, rafa koyardı.
Genç yaşta dul kalmasını, müebbet bir mahkumiyet olmaktan çıkarıp beraate dönüştürmesini bilmişti.
Kendisi kadar bereketli dut, kayısı, vişne ağaçlarının gölgesinde kardeşlerini, üç kızını, sonra torunlarını yetiştirdikten sonra tek başına yaşamını sürdürmüş, hayat dolu kişiliğinden zerrece taviz vermemişti.

Şen dul
Bizlerse bu “Şen dul”un kuyruğuna gönüllü teğellenmiş lunapark çocukları gibiydik.
Bir bakardım, teyzem ve kızlarıyla, Aydınlıkevler’in bir kaldırımında, resmi ziyarete gelmiş bir yabancı devlet başkanının karşılamasındayım.
Ya da sabahın köründe, Lunapark aile gazinosundaki Zeki Müren konserinin bilet gişesi önünde…
29 Ekim sabahları Hipodrum’da… Akşamları feneralayında… Ya da bayramda sabırla kepçelediği koca bir mantı tenceresinin başucunda…
Kadınları, çocuk yaşta “kadınlar matinesi”nde tanıtmıştı bana…
Lezzeti, içindeki bakır 5 kuruşun hep bana isabet ettiği çiğböreklere gizlemişti; sevgiyi, son görüşmemizi bile “Seni seviyorum” diye bitiren sesine… Son çektiğim fotoğrafındaki gülüşüne…

Baba toprağı
Kalbinin yorulduğunu yalnız biz değil, kendisi bile anlamamıştı.
Prof. Tümer Çorapçıoğlu hocamız, pek müşküllü bir ameliyatta tek damarını değiştirdi ama diğerinde hâlâ yılların tortusu vardı.
Eskisine göre daha zor yürüyor, çabuk yoruluyordu ama kısılan sesinde bile eski neşeli tonlar çınlıyordu.
Tam iyileştiğinde babasının toprağına, Kırım tatarlarının vatanına götürmeyi vaat ediyordum ona…
O, “Prag’ı göremedim” diye dertleniyordu.
Çoğumuzun evden kafamızı dışarı uzatamadığı bu kavurucu yaz sıcağında gençlik aşkı Foça’ya tehlikeli bir yolculuğu göze aldı.
Başına çiçekli şapkasını taktı, çoluk çocuk tatile çıktı.
Yine ailece gidilen coşkulu bir gezinin keyfini çıkardı.
Ve 70 yıllık ömrünü, orada torunlarının kollarında noktaladı.

Mükerrer mezar
Onu babasının toprağına götüremedim ama babasının toprağına defnedilirken başucundaydım.
Baba-kız, çeyrek asır sonra bir “mükerrer mezar”da buluştular.
Bizse, hafızamızın derinliklerinde bir kaleydeskop gibi rengarenk ışıklar döndüren binbir anıyla veda ettik ona…
Ben dünyaya geldiğimde çığlık çığlığa ağlarken o gülüyordu muhtemelen…
Şimdi o, dünyadan giderken ben yine ağlıyordum; ve eminim o yine gülüyordu yattığı yerden…
Saçtığı sevda tohumlarının, çevresindeki her bir bedende çoğalarak yaşadığını bildiğinden…

Can Dündar

...

loading...

Yazar : XprodoksiT - Yazıları
Kategori: Edebi

Etiketler:


Comments are closed.