By 08 Kasım 2015 Devamı →

Prof.Dr. Bingür Sönmez’den Altın Öneriler



Türk vatandaşları olarak kalp hastalıklarından ölüm oranımız diğer milletlere nazaran çok daha fazla. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, “Örneğin bir Japon, bir Koreliye oranla yüzde 12 misli daha fazla kalp hastalığından ölüyoruz” diyor.

birgür sönmezTürk toplumu olarak iyi huylu kolesterolü (HDL) düşük bir toplum olduğumuzu söyleyen Prof. Dr. Sönmez, “Normali 40-45 iken, bizde 25-30 larda çıkıyor. Almanya’da doğan ikinci ve üçüncü kuşak Türk çocukları, bir Alman gibi yetişmelerine rağmen, yeme-içme, yaşam tarzları Almanlar gibi olmasına rağmen yapılan araştırmalara göre onların da HDL’ leri çok düşük. Kötü huylu kolesterolü (LDL) ilaçlarla düşürmek mümkün ama ne yazık ki iyi huylu kolesterolü artırmak için verilen ilaçlar pek işe yaramıyor” diyor.

Türkiye’de kalp hastalıklarının fazla görülmesinin sebeplerini anlatan Prof. Dr. Bingür Sönmez, sağlıklı yaşamın püf noktalarını sıralıyor…

“ŞİMDİLİK MÜMKÜN DEĞİL!”

Hastalarımıza spor yapmak, kilo vermek gibi tavsiyelerde bulunuyoruz ama hiçbirisi işe yaramıyor. Eğer bir gün iyi huylu kolesterolü yükseltmek için bir ilaç bulunursa, işte o gün enfeksiyon hastalıklarında penisilinin bulunması kadar büyük bir buluş olacak. Ama şimdilik mümkün değil.

Ayrıca toplum olarak obeziteye çok meyilliyiz. Aslında mutfağımız bu konuda iyi ama biz bu iyi tarafları çok fazla bilmiyoruz. Özellikle Ege mutfağımız mükemmel, zeytinyağı İngiltere’de eczanede satılan bir ilaç gibi aslında… Haftada iki – üç defa kırmızı et yiyebiliriz ama iç yağını ayırmak şartıyla…

Türk toplumu olarak neleri yanlış yapıyoruz?

Toplum olarak çok hareket eden bir toplum değiliz. En kısa mesafelere bile araç ile gitmeyi tercih ediyoruz. Bu konuda şehirlerin coğrafi özellikleri de çok önemli. Örneğin Londra’da yaşasanız daha fazla yürüme imkanı bulabilirsiniz çünkü düz bir şehir… Ama İstanbul’da böyle bir şansınız olmaz. Bisiklet alışkanlığımız da yok… Birçok Avrupa ülkesinde üst düzey bürokratlar bile gidecekleri yakın mesafelere bisiklet ile gidiyorlar.

Çocuklarımıza spor yaptırırken bir hata yapıyoruz; onları sanki bir yarışmaya hazırlıyormuşçasına, o dalda en iyisi olmaları için çaba sarf ediyoruz. Fakat onlara sadece spor yapmak için yapmayı öğretmemiz lazım. Sporu da abartmamak gerekiyor. Örneğin, Hastalara ‘yürüyüş yapın’ dediğimizde, 15 km. yürümeye kalkıyorlar. Hal böyle olunca da bu kişiler ortopedik travma geçiriyorlar. Hâlbuki bunun normali her gün 2-3 km’dir.

Peki, yemek konusunda neleri yanlış yapıyoruz?

Tavsiye ettiğimiz yiyeceklerde de abartmalar olabiliyor. ‘Günde bir avuç fındık yiyin’ dediğimizde insanlar bunu abartarak üç dört avuç yemeye kalkıyor. ‘Yemeklerde zeytinyağı kullanın’ diyoruz, bazı hastaların zeytinyağını içtiklerine dahi rastladık. Meyve faydalıdır diyoruz, 1,5-2 kilo kiraz yiyen var. Bunların faydaları yanında ne kadar şeker, nekadar yağ, ne kadar kalori ihtiva ettiğnii de göz önüne almamız gerekir. Olması gereken 40- 60 gr fındık veya 3-4 adet ceviz, bir avuç kiraz, bir şeftali veya 3 incir…

Bir dilim ekmek yediğinizde (70 kalori) onu yakmak için 1,5 km yürümeniz gerekir. Yoğun mesaisi olan bir insanın böyle bir şansı olmadığına göre en iyisi o ekmeği yememelisiniz.

Mısır şurubunun zararları yıllarca konuşuldu. Peki, mısır şurubu insan sağlığını nasıl etkiliyor?

İkinci endüstriyel hainlik mısır şurubu şerbetidir. Beyaz şeker ile yıllarca mücadele ettik, ‘üç beyaz’ dedik. Tuz, şeker, sigara… Artık beyaz şekeri öpüp alnımıza koyuyoruz. Artık insanlara, ‘eğer şekerli bir şey yiyecekseniz pancar şekerinden yapılsın’ diye yalvarıyoruz. Çok tehlikeli olan bu maddeyi (mısır şurubu şerbeti) insanların kullanmasını kesinlikle önermiyoruz. Mısır şurubu şerbeti normal şekere göre 10 misli daha zararlı. Çok ucuz, raf ömrü daha uzun, tatlandırıcı özelliği çok daha fazla. Dolayısıyla endüstriyel tatlılarda bu ürünü kullanıyorlar. Bugün Adana’daki köylü tarladaki pamuğunu söküyor, yerine mısır ekiyor. Pancar kültürümüz yok oldu, Atatürk’ün armağanı olan şeker fabrikaları kayboldu…

Mısır şurubu şerbeti, büyüme hormonunu etkiliyor, damar sertliğini artırıyor, diyabete neden oluyor, kan yağlarını bozuyor ve kanser yapıcı özelliği var. Ülkemizdeki damar sertliğini artıran en önemli nedenlerden bir tanesi de mısır şurubu şerbeti. Bu nedenle insanları çok ciddi bir şekilde mısır şurubu şerbeti bulunan endüstriyel ürünleri (çikolata, gofret, bisküvi, baklava, kadayıf…) tüketmemeleri konusunda uyarıyoruz.

Kuşkusuz sigara sağlığımızı her yönden tehdit ediyor. Kalbimiz bundan ne kadar etkileniyor?

Evet, bir diğer büyük sorun ise sigara. Maalesef sigaraya başlama yaşı çok aşağılara indi.  Bu yasaklar, tanıtımlar, reklamlar çocuklarda ciddi bir merak uyandırıyor. Benim asistanlık yıllarımda insanlar askerlik çağında sigaraya başlarlardı, şimdi ise öğretmenlerden ilkokul çağındaki çocukların içtiğini öğreniyoruz. Annelere ve babalara bu konuda çok ciddi görevler düşüyor. Çocuğunun sigara içtiğini öğrenen aile mutlaka bunu bir psikologla çözmeli çünkü bu çok zor bir konu.

Devletin getirdiği önlemler kapsamında sigarasız ortamlar oluşturuldu. Bu tedbir sigara içmeyenler için ciddi anlamda faydalı oldu. Sigara içen kişiler aynı şekilde içmeye devam ediyor ama içtikleri sigara sayısında azalma oldu. Bu politikayı gayet başarılı buluyorum.

Peki ya diyabet?

40-50 yaşlarına kadar diyabetli olduklarını bilmeden yaşayan birçok insan var. Diyabet o kadar hain bir hastalık ki, ameliyat ettiğim hastaların yüzde 30-35’i diyabetik.  Diyabet klinik olarak ortaya çıkmadığı dönemde bile damar sisteminde tahribatını yapıyor. İyi tedavi edildiği taktirde yaptığı tahribak en aza iniyor ama hiçbir zaman tamamen ortadan kaldıramıyoruz.

Bu gün evlenmek için başvurduğunuz zaman sizden hepatit, sifilis ve AIDS testi istiyorlar. Keşke bir de şeker testi isteseler. Çünkü kan zaten alınıyor ve şeker testi dünyanın en ucuz testi. Şeker testi ile birlikte bir de kolesterol testi istendiği zaman, Türkiye’nin kalp sağlığı bir misli daha iyi olacaktır. Bunu her fırsatta söylüyorum, evlenme müracaatında bir kan şekeri ve kolesterol bakılmalı.

Kalp sağlığı takibine kaç yaşında başlanmalı?

Kalp sağlığı takibi anne karnında başlamalı. Anne karnında yapılan EKO’larda kalbin anatomisi ortaya çıkıyor. Eğer düzeltilemeyecek bir anomali varsa gebelik sonlandırılıyor.

Bu elbette çok travmatik bir durum. Özellikle de ilk gebeliklerde bu çok zor oluyor. Ama bazen bebek üç-dört ameliyat geçirmesine rağmen yaşayamıyor.  Çocukta bir problem tespit edilirse uzmanı tarafından değerlendirilerek bu gebelikler mutlaka sonlandırılmalı.

Doğumdan sonra ise ilk beş yaş içinde çocuklara mutlaka bir EKO yapılmalı. Benim öğrencilik yıllarımda kalça çıkığı çok önemli bir problemdi, doğan bebeklere mutlaka elle kalça çıkığı kontrolü yapılması konusunda uyarılar yapılırdı. Bu gün ise bu ultrason ile yapılıyor. O nedenle çocuklarımıza beş yaşına kadar mutlaka bir EKO yapıtıralım. 8-10 yaşında basit bir spor veya folklor aktivitesi sırasında ‘kalp krizinden öldü’ denilen çocukların hepsi doğumsal kalp anomalisi olan çocuklardır. Bu çocuklarda genelde basit bir aort darlığı, bir ritim bozukluğu ya da kalpte delik sorunu oluyor. Artık her hastanede kalp EKO’su çekebilen uzmanlar var, bu da çok ciddi bir şekilde çocuk ölümlerini önleyecektir.

Peki çocukluktan sonra kalp kontrollerimizi ne zaman yaptırmalıyız?

İki grup hastamız bulunuyor; birincisi risk altında olanlar, ikincisi risk altında olmayanlar.
Risk altında olanlar, diyabetik, obez, yüksek tansiyonu ve aile hikayesi olan kişiler. Bu kişiler 30 yaşından sonra ciddi bir şekilde kontrol altına alınmalı.

Risk altında olmayanlar ise 40 yaşından sonra mutlaka kontrol altına alınmalı. Her yıl bir kan tahlili, tansiyon kontrolü, efor testi ve akciğer filmi, gerekirse de EKO istiyoruz.

Eskiden kalp hastalıkları yönünden kadın-erkek ayırımı yapardık. Ama artık kadınlar da erkekler gibi hayata atılıyorlar, strese maruz kalıyorlar, erkeklerden daha çok sigara içiyorlar. Ayrıca istatistiksel olarak saptanmıştır ki kadınların sigarayı bırakması erkeklere göre daha zor.

Kadınların menopozdan sonra obeziteye eğilimleri daha fazla, toplumumuzda her üç kadından biri obez. Obezite ile savaş 50 yaşından sonra değil, çocukluk yaşlarında başlatılmalı.

Şu anda Sağlık Bakanlığı, sigara konusunda olduğu gibi obeziteye de savaş açtı. Okul kantinlerinde çok ciddi bir çalışma başlatıldı. Ben de şiddetle destekliyorum çünkü 60 yaşındaki bir adamın; “Kalbim için ne yiyeyim ne yemeyeyim?” sorusu, geç kalınmış bir sorudur. Ama ilkokula giden bir çocuğun annesi; “Çocuğum ne yesin?” diye sorsun. Çünkü çocuğun o gün yedikleri 25 yıl sonrasına yatırım…

60 yaşındaki bir hasta gelip, “Hocam bir ay diyet yaptım ama kalp ağrım geçmedi” diyor. 60 yıl yanlış beslenip, bir ay diyet yaparak sağlıklı bir yaşama kavuşmak söz konusu bile olamaz. Ama 20 yaşındaki bir insan sigara içmiyor, kilo almıyor, sebze ağırlıklı besleniyorsa, vitaminlerini alıyorsa bu ciddi bir anti-aging programıdır. Bu kişiler 60 yaşına geldiğinde 40 yaşında görünürler, kalp damarları da 40 yaşındaki bir insanın damarları gibi olur.

Yıpranma kat sayısına göre kalp hastalıklarına yakalanma riskimiz de artıyor mu?

Üniversiteye gelene kadar çocuklarımız üç-dört büyük sınavdan geçiyor. Her yıl okula, kursa gidiyorlar. Benim çocukluğumdaki yıpranma kat sayısıyla şimdiki çocukların yıpranma kat sayısı çok farklı. 20 yaşındaki bir çocuk üniversite kapısına geldiğinde kalp-damar yaşı  30-35 yaşında oluyor.

Bazı mesleklerde de yıpranma kat sayısı çok fazla özellikle muhasebeciler, bankacılar, doktorlar, gazeteciler…

Adrenalini çok yüksek bir toplumuz. Trafiğe çıktığımızda herkesin birbiriyle kavga ettiğini görüyoruz. Yine toplum olarak ani karar veren, çabuk patlayan bir toplumuz. İnsanlara derin gevşeme yöntemlerini öğretmeliyiz. Mesela yoga çok önemlidir, biz kalp hastalarımıza yoga yaptırıyoruz.

Benim çocukluğumda Airbus uçakların pilotu 50-55 yaşında olurdu şimdi bakıyoruz 28-30 yaşında. O gençlerin yıpranma katsayısını düşünün… Tüm uçak kazaları ya inişlerde ya kalkışlarda olurmuş. Bir kez bir yolcu uçağının kokpitinde bulundum. Uçak kalkarken üç-beş dakika içinde pilotlardan adrenalin fışkırıyor. Uçuş personellerinde çok ciddi şekilde kalp problemleri olduğu istatistiksel olarak saptanmıştır.

Kalp hastalıklarında değiştirilemez faktörler nelerdir?

Cinsiyet: Erkeklerde daha çok kalp hastalığı görülüyor. Kadınlarda ise menopozdan sonra…
Diyabet: Kalp hastalıkları riskini artıran bir faktördür ve bunu değiştiremiyoruz ama kontrol altına alabiliyoruz.
Yüksek tansiyon: Bu risk faktörü değiştirilemiyor ama kontrol altına alınabiliyor.
Genetik: Bu risk faktörünü değiştiremiyoruz da yönetemiyoruz da…

Ayrıca yıpranma kat sayısını azaltmak, hareketsiz yaşam tarzı ile mücadele etmek gerekiyor.

“DR. BİNGÜR DOĞRU YOLU BULDU” DENİLİYOR AMA…

Üç beyaz demişken, tuza da değinir misiniz?

Tuz ve kolesterol her zaman tartışılıyor. Kolesterolsüz de hayat olmaz, tuzsuz da olmaz ama bu demek değil ki sürekli bunları tüketelim… Ben hastaya diyorum ki; “Su hayattır, su için.” Hasta yedi litre su içiyor. Su zehirlenmesi olmuş, elektrolit dengesini tamamen bozmuş. Yedi litre su içiyor, bir o kadar  idrara çıkıyor gibi… Her şeyi abartıyoruz.

Kolesterole gelince; kolesterol bizim yapı taşımız. Kolesterolsüz yaşam yok, ama ben bunu söylediğimde, “Dr. Bingür doğru yolu buldu” deniliyor. Hayır, bu doğru yolu bulmak ile ilgili değil, bu temel bir bilgidir. Hormonlarımız, vücudumuzun yenilenmesi, sindirim sistemi, beyin fonksiyonlarımız kolesterolsüz olmaz. Ama şeker de öyle… Bu gün şekersiz de hayat yok. Şekeriniz düşerse hipoglisemi komasına girersiniz, şekeriniz yükselirse hiperglisemi komasına girersiniz. Bir insan şeker hastasıysa onun şekerini sıfıra düşürmüyoruz, alt sınıra çekiyoruz. Bir insanın kolesterolü yüksekse kolesterolünü sıfırlamıyoruz onu belirli bir sınıra çekiyoruz. Çok düşerse kanserojen etkisi de var, hormonları bozabiliyor, kadınlarda adet bozuklukları, erkeklerde kemik kırılmalarına neden olabiliyor. Kolesterolün de, şekerin de tuzun da bir alt sınırı bir de üst sınırı var.

Örneğin hastaneden taburcu olan hastaya “tuzsuz ye” diyoruz. Üç hafta sonra geldiğinde elini bile kaldıramadığını görüyoruz, sıfır tuzla beslenmiş. Tuz da gerekli… Normal bir insan için günlük beş buçuk gram tuz idealdir.  Abartılmış tuzlu yiyeceklerden uzak duracağız. Özellikle dışarıda yenilen yemeklerde çok tuz var; çünkü tuz yiyeceği bozulmaktan koruyucu bir madde. Tuzsuz hayat olmaz, kalp hastalarımıza bile bir miktar tuz öneriyoruz. Bu defa da; “Kalp doktorları artık tuz veriyor” haberleri çıkıyor. Tuz, su gibi vazgeçilmezimiz ama normal sınırlarda tüketilirse…

Kolesterol ilaçları gerekli mi – gereksiz mi?

Uluslar arası formlar diyor ki diyabetik bir hasta, kalp damar hastalığı varsa, enfarktüs geçirmişse, stent konulmuşsa, by-pass olmuşsa, kolesterolü normal bile olsa kolesterol ilacı kullanmak zorunda. Ama diğer yandan bir meslektaşımız diyor ki; “Kolesterol ilacı firmaları çok para kazanıyor.”

Bu ilaçları satan firmalar vakıf değil, AR-GE için çok ciddi yatırımlar yapıyorlar. Doktorlar hastaya ilaç yazıyor. Faydasını görünce bir daha yazıyor. Fayda görmezse bir daha yazmıyor. Bunda hayıflanacak bir şey yok.

Bu kez de; “Bu ilaçlara başlarsanız devamlı kullanmak zorundasınız” deniliyor. Hasta diyabetik, zaten ömür boyu kullanmak zorunda… Psikiyatri ilaçları, astım ilaçları gibi birtakım ilaçlar var ki başladığınız zaman ömür boyu kullanmak zorundasınız.

Kalp ameliyatı yaptığım bütün hastalarıma kolesterol düşürücü ilaçlar veriyorum. Çünkü bu ilaçlar sadece kolesterolü düşürmüyor,  damar sertliği hızını yavaşlatıyor, plağın yırtılmasını önlüyor. Bu benim keşfettiğim bir şey değil, bütün dünya literatüründe var. Bu konudaki son cümlem; “kolesterol düşürücü ilaçlar bizim vazgeçilmezimizdir.”

Bir meslektaşımız “Kolesterol ilaçları kullanmayın” diyor. Benim profesör arkadaşlarım bile ilaçlarını kestiler. Ama üç-beş ay sonra işin ciddiyetini anlayınca tekrar ilaçlarına başladılar. Bakanlık da bununla ilgili ciddi bir beyanatta bulundu. On binlerce doktor, “kolesterol ilacı kullanın” diyor, üç tane doktor, “kullanmayın” diyor. Siz hangisinin doğru olabileceğine kendiniz karar verin artık

Alkolün zararlı olduğu söylenir. Peki ya kırmızı şarap? Alkol tüketmek isteyenlere ne önerirsiniz?

Tabiatta kırmızı olan her şey kalp için faydalı olduğu gibi kırmızı şarap da içilebilir. Kırmızı turp, kırmızı lahana, kiraz, vişne… Bir yiyecek ne kadar koyu kırmızıysa kalp için o kadar faydalı. Beyaz şarap için aynı şeyi söylemiyorum. Buradaki muhatabımız alkol değil, kırmızı şaraba  rengini veren madde kalp sağlığı için faydalı. “İçin” demiyoruz ama “eğer alkol tüketecekseniz kırmızı şarap tüketin” diyoruz. Ama günde bir bardaktan fazla değil.

Eğer kan yağlarınız yüksekse, diyabetiniz varsa alkol kullanmamanız gerekir ama bunlar yoksa günde bir bardak kırmızı şarap tüketebilirsiniz.

Hiçbir belirti olmadan kalp krizi geçiren hastalar var. Bunun nedeni nedir?

Hiçbir belirtisi bulunmayan kişiler de kalp krizi geçirebiliyor. Kilosu normal, sigara içmiyor, gayet rahat bir hayat yaşıyor ama genetiği var… Mesela soruyorsunuz, bu kişinin babası 45 yaşında hayatını kaybetmiş, dayısı 48 yaşında by-pass ameliyatı olmuş. Hiçbir semptomu olmadan ilk ağrı kalp krizi, ilk kalp krizi de enfarktüs ve ilk enfarktüs de ölüm nedeni olabiliyor. Bizleri en çok üzen de işte bu oluyor. Hiçbir belirtisi (yakınması) olmadan ilk kalp krizinde yaşamını yitiren “sessiz kalp hastaları”… Sırf bunları yakalayabilmek için de risk bulunanları 30, bulunmayanları ise 40 yaşından sonra mutlaka takip altına almalıyız.

Ben, yıpranma kat sayısı yüksek olan, üst düzey yönetici, aile hikâyesi olan, obezitesi, diyabeti, yüksek tansiyonu olan herkese 40 yaşından sonra mutlaka bilgisayarlı anjiyo yapılmasını öneriyorum. Bilgisayarlı anjiyo yaptırdığınızda gelecekteki 10 yılınız görünüyor. Buna göre de tedbirler alınabiliyor. Bu gün bilgisayarlı anjiyolar çok kolay bir hale geldi. Eskiden hastalar çok ışın alıyorlardı ama artık hasta bir kez yaptırıyor ve fazla ışın almıyor. Böylece gelecekte karşılaşacağımız sorunları önceden tespit edebiliyoruz.

Sağlıklı kalpler için bizlere ne öneriyorsunuz?

Sağlıklı kalbin temelleri çocuklukta atılır. Kalp koruma diyeti ve spor çocuklukta başlamalı, 20 yaşına gelen herkes mutlaka tansiyonları takip etmeli, diyabet takibi yapılmalı. Obezite en büyük düşmanımız. Gerek kadınlarda gerek erkeklerde obezite adeta çağımızın vebası… Özellikle çocuklukta alınan kilolar ileride verilemiyor. Menopozun başlangıcında alınan kilolar geri verilemiyor. Menopozdan sonra spor mutlaka yapılmalı, en azından yürüyüş yapılmalı. Beslenmemiz de çok önemli, mümkün olduğunca sebze ağırlıklı ve katı yağlardan uzak bir şekilde beslenmeliyiz. Meyve tüketin ama abartmadan… Örneğin bir kilo değil bir avuç kiraz gibi… Sigaradan uzun durun. Şekerden bilhassa mısır şurubu şerbetinden uzak durun. Stresinizi yönetin (derin gevşeme, yoga). Rutin kontrollerinizi ihmal etmeyin.

Prof.Dr. Bingür Sönmez

Kaynak : haberturk.com

...

loading...

Yazar : XprodoksiT - Yazıları

Etiketler:, , , , ,


Comments are closed.