|
Erkekler daha geç yaşta evlendiğinden, evlilikte “erken giden taraf” oluyorlar genellikle... Bu da “bir yastıkta kocayamadan”, nispeten genç yaşta yalnız kalmış, hatırı sayılır bir dul nüfus yaratıyor. Çoğu, hayata yeniden başlamak için geç sayılacak yaştalar... Hayatın kepenklerini tümden indirmek içinse erken... Kimi zaman babasız kalan çocuklarını kanatları altında toplayıp korumaya, kollamaya, okutmaya çalışıyorlar. Daha ileri yaşlarda, üzerlerine yüklenen görev, torun büyütmek oluyor. Kimse kendilerine ait bir hayatları olup olmadığını, bu “son düzlük”ü nasıl yaşamak istediklerini sormuyor. Yitik kocalarından sonra çocuklarını, torunlarını eş ve iş edinip onlar üzerinden bir final kuruyorlar. Genç yaşta iseler bu sorumlulukların üzerine bir de dul kadın olmanın toplumsal önyargılarıyla, densiz çağrışımlarıyla, mahalle baskısıyla savaşıyorlar. Yaşlı iseler “sığındıkları” evlat evinde kaynana rolüne bürünüyorlar. Her koşulda dullar için yorucu bir final koşusu bu... Ana tanrıça Bu zorluğu keyfe dönüştürmüş bir kadını yitirdim geçen hafta... Perihan teyzemdi. Sinemada “BB”lerin, “CC”lerin moda olduğu dönemde o da benim “PP”mdi... Kucağında büyüdüğüm yarı-annem, eteğine gizlendiğim anaç gölgem... Çocukluğumun huzurlu, geniş bahçelerinin bağbanı oydu. Kadınlığın, ekrandaki güzellik kraliçesinden çok, topraktaki bereket ana tanrıçasına benzediğini bana öğreten o... 70’lerin başında Muhsin Batur’un jetleri çatımızın üstünden uyarı uçuşu yaptığında onun kollarına kaçmıştım. 80’lerin başında tank seslerine onun yanında uyanmıştım. Gönülsüz evlendirilmiş ama sonradan eşine “gönül” vermiş, boy boy kızlar yetiştirmiş, tek başına kaldıktan sonra da kızlarına kendisininkinden çok daha iyi bir hayat devredebilmişti. Belki ömür boyu çektiklerine karşı, kendi geliştirdiği bir savunma mekanizmasıyla büyük dertleri, şen şakrak bir tevekkülün bohçasına sarar, rafa koyardı. Genç yaşta dul kalmasını, müebbet bir mahkumiyet olmaktan çıkarıp beraate dönüştürmesini bilmişti. Kendisi kadar bereketli dut, kayısı, vişne ağaçlarının gölgesinde kardeşlerini, üç kızını, sonra torunlarını yetiştirdikten sonra tek başına yaşamını sürdürmüş, hayat dolu kişiliğinden zerrece taviz vermemişti. Şen dul Bizlerse bu “Şen dul”un kuyruğuna gönüllü teğellenmiş lunapark çocukları gibiydik. Bir bakardım, teyzem ve kızlarıyla, Aydınlıkevler’in bir kaldırımında, resmi ziyarete gelmiş bir yabancı devlet başkanının karşılamasındayım. Ya da sabahın köründe, Lunapark aile gazinosundaki Zeki Müren konserinin bilet gişesi önünde... 29 Ekim sabahları Hipodrum’da... Akşamları feneralayında... Ya da bayramda sabırla kepçelediği koca bir mantı tenceresinin başucunda... Kadınları, çocuk yaşta “kadınlar matinesi”nde tanıtmıştı bana... Lezzeti, içindeki bakır 5 kuruşun hep bana isabet ettiği çiğböreklere gizlemişti; sevgiyi, son görüşmemizi bile “Seni seviyorum” diye bitiren sesine... Son çektiğim fotoğrafındaki gülüşüne... Baba toprağı Kalbinin yorulduğunu yalnız biz değil, kendisi bile anlamamıştı. Prof. Tümer Çorapçıoğlu hocamız, pek müşküllü bir ameliyatta tek damarını değiştirdi ama diğerinde hâlâ yılların tortusu vardı. Eskisine göre daha zor yürüyor, çabuk yoruluyordu ama kısılan sesinde bile eski neşeli tonlar çınlıyordu. Tam iyileştiğinde babasının toprağına, Kırım tatarlarının vatanına götürmeyi vaat ediyordum ona... O, “Prag’ı göremedim” diye dertleniyordu. Çoğumuzun evden kafamızı dışarı uzatamadığı bu kavurucu yaz sıcağında gençlik aşkı Foça’ya tehlikeli bir yolculuğu göze aldı. Başına çiçekli şapkasını taktı, çoluk çocuk tatile çıktı. Yine ailece gidilen coşkulu bir gezinin keyfini çıkardı. Ve 70 yıllık ömrünü, orada torunlarının kollarında noktaladı. Mükerrer mezar Onu babasının toprağına götüremedim ama babasının toprağına defnedilirken başucundaydım. Baba-kız, çeyrek asır sonra bir “mükerrer mezar”da buluştular. Bizse, hafızamızın derinliklerinde bir kaleydeskop gibi rengarenk ışıklar döndüren binbir anıyla veda ettik ona... Ben dünyaya geldiğimde çığlık çığlığa ağlarken o gülüyordu muhtemelen... Şimdi o, dünyadan giderken ben yine ağlıyordum; ve eminim o yine gülüyordu yattığı yerden... Saçtığı sevda tohumlarının, çevresindeki her bir bedende çoğalarak yaşadığını bildiğinden... Can Dündar |
|||||
|
Dere tepe, ova orman gezerek bir av bulmaya çalışırlarken; çok deneyimli olduğunu iddia eden avcı, ufarak bir delik görmüş; arkadaşlarına: - Hemen yere yatın, demiş; bu bir tavşan yuvası. * * * 3 avcı da yere yatıp deliğe doğru nişan almışlar. Biraz sonra delikten bir tavşan çıkınca da, hemen vurmuşlar tavşanı. Sonra yine sürdürmüşler yeni bir av aramayı. * * * Bu kez, deneyimli olduğunu iddia eden avcı, daha büyük bir delik görmüş: - Hemen yatın yere, demiş; bu da bir tilki yuvası... * * * Avcılar yine yatmışlar yere ve çiftelerini biraz daha büyükçe olan deliğe doğrultmuşlar. O büyükçe delikten de bir tilki çıkınca, vurup öldürmüşler tilkiyi. * * * Dere tepe yürümeye ve yeni avlar aramaya devam... Derken büyük mü büyük, mağara kapısı gibi bir delik daha görmüşler; sevinmişler de: - Nihayet avların en büyüğünü avlayacağız, diye. * * * Büyük mü büyük deliğin hemen karşısına yatmışlar ve deliğe doğru da nişan almışlar. * * * Biraz sonra tünelden çıkan bir marşandizin lokomotifi, çiğneyip paramparça etmiş 3 avcıyı da... * * * Çetin Altan www.Milliyet.com.tr |
|||||
|
Orta boylu zayıf bir adamdı benim dayıoğlu Kafasından kasketini hiç çıkarmazdı neden bilinmez Kelinin görünmesinden mi çekinirdi yoksa öylemi alışagelmişti Boya badana işleri yapardı Renk renk boyardı evleri ama kendi tek renkti Özü sözü bir, Anadolu çocuğuydu benim dayıoğlu 33 müydü 34 müydü bilmiyorum İnşaatta duvar delerken elinde matkap ayaklar suyun içinde Ardında gözü yaşlı onca insanı bırakıp gittiğinde 33 müydü 34 müydü yaşı bilmiyorum Ama bildiğim tek bir şey varsa Anadolu çocuğuydu benim dayıoğlu Renk renk boyandı evleri ama kendi tek renkti Özü sözü bir, adam gibi adamdı. 10 Nisan 2008
|
|||||
|
![]() |
| Piraye, yazar Kemal Tahir ve Nazım Hikmet. 1940 Çankırı Cezaevi. |
Nazım Hikmet’in eşi Piraye Hanım’la hayatlarının 20 yılı beraber geçti. 20 yılın yaklaşık 14 yılında Nazım Hikmet cezaevindeydi. Hem birlikte, hem ayrı ortak bir hayatları vardı. Bu süre içinde Nazım Hikmet çeşitli cezaevlerinden Piraye’ye mektuplar dışında resimler, şiirler gönderiyordu. Yıllar boyu korumasında kaldı. Piraye Hanım bu anlamda çok muhafazakar bir kadındı. Nazım Hikmet’ten ayrıldıktan sonra dış dünyaya çok kapalı bir hayat sürdü. Kimseyle başka bir ilişkisi olmadı, elindeki eserleri de özenle korudu. Piraye’den sonra Piraye’nin oğlu Mehmet Fuat bunların hepsini yayınladı. Nazım Hikmet’in pek çok eserini Mehmut Fuat gün ışığına çıkardı. Memletketimden İnsan Manzaraları gibi çok sayıda eser, Piraye hanım sayesinde bugüne ulaştı. Yoksa bu eserler bugün olmayacaktı. Piraye Hanım 1995’te, oğlu Mehmet Fuat 2002’de öldü. Bugün Piraye’den kalanlar Mehmet Fuat’ın oğlu, yani Piraye’nin torunu olan Kerem Bengü’nün elinde. Kerem Bengü ve eşi Zeynep Bengü, Piraye’nin de oturduğu evde oturuyorlar. Zaman zaman evdeki bir takım evrakları elden geçiriyorlar. Ve bir ay kadar önce de beni çağırdılar, “Bir şey bulduk, nedir bu?” diye. Bunun Nazım’ın yayınlanmamış bir şiiri olduğunu anladım. Ve Sözcükler’de yayınlanması için onlardan izin alarak dergide yayınladım.
Y. KEMAL’LE FARKLI ZAMANLARDA DÜŞÜNMÜŞ GİBİ
![]() |
Ayrıca bir takım defterler bulmuşlar. Bunlar da gene Nazım Hikmet’in cezaevinde yazmaya başladığı üç ayrı roman. Piraye Hanım, Nazım Hikmet’e bir mektubunda yaklaşık olarak şöyle bir şey söylemiş: “Sıkıldığında kendine bir defter al, yazmaya başla ve kendini rahatlat” gibi bir öğüt. Her üç defterin girişinde tırnak içinde Piraye’nin bu sözleri var. Nazım Hikmet bu romanları bir tür Piraye’nin öğüdünü yerine getirmek için yazmış. Nazım bunları 20- 30 sayfa yazıp yarıda bırakmış. Bir tanesi çok ilginç. Adı, “Zeytin ve İncir Adası.” Bozcaada, Gökçeada gibi bir adayı anlatıyor. İçinde Rum kahramanlar var. Konu olarak son derece ilginç bir roman taslağı. Biliyorsunuz daha sonra benzer bir konuyu Yaşar Kemal işledi, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”da yine böyle bir ada anlatılıyor. İki yazar arasında böyle aynı şeyi daha önce Nazım Hikmet düşünmüş gibi bir izlenim doğdu bu romanı okuduğumuz zaman. Bu üç roman taslağını Nazım Hikmet’in bütün eserlerini yayınlayan Yapı Kredi Yayınları yakında kitap olarak yayınlayacak.
DÖRT GÜVERCİN
geldi dört güvercin
suda yıkanmak için.
Su mahpusane yalağındaydı.
ve güneş
güvercinlerin
gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı.
girdi dört güvercin
yıkanmak için
suyun içine.
ve kederli toprakta dört insan
baktı dört güvercine.
Güvercinler hep beraber
güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında
uçabilirler.
Durdurmaz onları demir ve duvar.
güvercinlerin yumuşak kanatları var.
Ve kanatlar
Şimdi burda, şimdi damın üzerinde.
İnsanların kanatları yok
İnsanların kanatları yüreklerinde.
Dört güvercin
güneşe varmak için
yıkandı, uçtu sudan.
NAZIM HİKMET
| REKLAM |
![]() |
| OKUNASI |
|
|
|
SAĞLIK KÖŞESİ |