|
Kendinizi, eşinizi ve çocuklarınızı ideal kiloya kavuşturmanın en kolay yolu!
Aç Kalma Stresinden Uzak Sağlıklı Mutfak...
Devamı... |
|||||
|
"Kansere Çözüm Var!" Bir yanda sağlıklı insanların ve özellikle çocukların kanserden korunmaları için güçlü bir zırh-rehber, diğer yanda bir kanser hastasının tüm ihtiyaçlarına yanıt veren bir yol arkadaşı.
Kitabı, alanlarının en iyileri profesör ve doçentlerden kurulu bir anti-kanser timi, bir ‘Rüya Takımı’ hazırladı. Onkoloğundan beslenme uzmanına, biyofizikçisinden nükleer tıpçısına, iç hastalıkları uzmanından din psikoloğuna, elektrik ve elektronik mühendisinden kimya mühendisine birbirinden değerli bu bilim insanları ilk kez bir kitapta buluştu...
Devamı... |
|||||
|
Çekirdeğinden kabuğuna, suyundan yaprağına şifa ve güzellik kaynağı… ÜZÜM
Üzümün Anadolu’dan dünyaya yayılan bir “şifa” kaynağı olduğunu bilir misiniz? Güçlüdür üzüm, çağlar boyunca “bereket” sembolü olarak kabul edilmiştir. Binlerce çeşit, tat ve renkte karşımıza çıkar. Her gün pekmezini, kurusunu, meyvesini yesek de, suyunu, sirkesini içsek de tam olarak bilmeyiz aslında üzümdeki gücü! Kur’an-ı Kerim’de üzümden bahsedilmesinin elbette bir anlamı, insanlık için bir önemi olmalıydı. Bu anlamı yıllar sonra bilim adamları keşfetti. En yeni bilimsel araştırmalar üzümün kansere karşı koruyucu, anti-aging ve antioksidan olduğunu tescilliyor. Üzüm, gözlere iyi geliyor, vücuttaki serbest radikalleri etkisiz hale getiriyor, sinir sistemini koruyor. Cildi gençleştirip güzelleştiriyor, saçları güçlendiriyor. Dahası var! Üzüm aynı zamanda kalbinizin dostu, damar sertliğinin panzehiri, bebeklerin beslenmesinde anne sütü kadar değerli bir “bitkisel süt”… Yrd. Doç. Dr. Aysun Çetin, Hayykitap’tan yayımlanan kitabında üzümün kabuğundan çekirdeğine, suyundan yaprağına her parçasının “mucize etkilerini” bilimsel araştırmalar ışığında anlatıyor. Üzümün insanlara “tek başına” bir eczane gibi nasıl şifa verdiğini açıklıyor, hangi hastalıkta nasıl kullanılacağının ipuçlarını paylaşıyor bizlerle. Bu şifalı yolculukta son yıllarda dünyada yapılmış yüzlerce araştırmaya başvurup, hastalıkları üzümle tedavi usullerini öğreniyoruz, evde uygulayabileceğimiz güzellik reçeteleri ile karşılaşıyoruz. Kitabın Bölümleri: Yrd. Doç. Dr. Aysun Çetin
|
|||||
Glütensiz Gurme LezzetlerAslıhan Koruyan Sabancı, sağlıklı beslenmek isteyen lezzet tutkunları için hazırladığı kitabı “Glütensiz Gurme Lezzetler” ile Türk ve dünya mutfağının eşsiz lezzetlerini okuyucularına sunuyor.
Aslıhan Koruyan Sabancı Glütensiz Gurme Lezzetler hakkında "Tariflerimi kitap haline getirirken benim gibi gıda duyarlılığı olan kişilerin de merak edebileceği bilgilere kitabımda yer vermek istedim. Çeşitli mutfakların yemek tariflerini sadece glüten duyarlılığı olan kişiler için değil, Akdeniz ve Ege mutfağını seven, sağlıklı beslenmek isteyen herkes için hazırladım. Kitabımın, glüten duyarlılığı olan kişilere, çölyak hastalarına, hasta yakınlarına, çocuk hekimlerine ve gastroenterologların yanısıra yemek pişirmeyi seven yediden yetmişe her ülkeden okuyucuya faydalı olacağını umuyor, tüm okuyucularıma sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum" şeklinde konuştu. Aslıhan Koruyan Sabancı sözlerine şöyle devam etti: “Kitabı hazırlarken birçok soruya yanıt aradım. Örneğin Çölyak hastalığı, glüten alerjisi ve glüten duyarlılığı arasında ne farklar vardı? Bu hastalıkların belirtileri, tedavi yöntemleri nasıldı? Glüten içeren gıda maddelerinin bir listesi var mıydı? Gıda hassasiyetini yenmek için sağlıklı bir bağışıklık sistemi nasıl oluşturulabilirdi? Tariflerim ve kullandığım gıda malzemeleri sağlıklı beslenmeyi ne kadar destekliyordu?" Bunların yanıtlarını uzmanlar aracılığıyla buldum ve okuyucularıma sunuyorum. Ayrıca besin duyarlılığımın olduğunu öğrendiğimde araştırdığım tüm glütensiz yemek tarifi kitapları "Spelt, tapokya unu, yumurta tozu, badem unu, nohut Unu, patates tozu' gibi ya çok zor bulunan ürünler içeriyor ya da farklı ülkelere ait tariflerden oluşuyordu. Sonunda almış olduğum beslenme ve gastronomi eğitimlerinden, aile büyüklerimizden öğrendiğim tarifleri un, buğday, çavdar içermeden yapmaya başladım. Ayrıca besin duyarlılığında eksik vitamin ve mineralleri dengeleyecek besinleri tüketmek de çok önemli. Ben bu vitamin ve mineralleri doğal yollardan nasıl alacağımızı kendim merak ediyordum. Yediğim her yemeğin bana ne kadar faydası vardı? Bunları da araştırmaya başladım. Bu süreç sonrasında yeni oluşturduğum tarifler ve besin değerlerini bir araya getirerek ‘Glütensiz Gurme Lezzetler’i hayata geçirmeye karar verdim”.
Kitapta yer alan glüten duyarlılığı, glüten alerjisi ve çölyak hastalığı, bağışıklık sistemi (Imun Sistem) ve sağlıklı bir imun sistem için beslenme önerileri konularını İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doçent Doktor Muazzez Garipağaoğlu bilimsel olarak açıklıyor. Bağışıklık sistemini kuvvetlendiren vitamin ve antioksidanların hangi tariflerde ne kadar olduğunu belirten analizleri hazırlayan Beslenme Bilimcisi Manfred Schimidt ise sunduğu tablolar ile tariflerin toplam karbonhidrat, protein, lif ve yağ içeriklerinin yanısıra folik asit, kalsiyum, magnezyum, çinko, demir, niasin, D, E, A, C, B1, B2 vitaminleri açısından zenginliklerini gösteriyor. Glütensiz Gurme Lezzetler, bilimsel alt yapısı ile sağlıklı mutfakların vazgeçilmezi olmaya adaylığını koyuyor.
Aslıhan Koruyan Sabancı, kitabının satışından elde edilecek gelirin bir kısmını İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı ve İstanbul Çocuk Hematoloji Onkoloji Derneğine bağışlayacak.
Glutensiz unlarda da bir miktar gluten var
‘Glutensiz Gurme Lezzetler’ kitabını yazmanızı aklınıza kim soktu? Kitaptaki 170 tarifi nasıl oluşturdunuz, tümünü yaptınız mı? Neleri yiyemiyorsunuz? ARADA KAÇAMAK YAPIYORUM Hiç kaçamak yapamıyor musunuz? Örneğin mantıyı çok özlemişsiniz, bir iki kaşık yiyemiyor musunuz? Glutensiz unla mantı hamuru açmayı denediniz mi? Gezilerinizde yemek bulmakta zorlanıyor musunuz? Bir günlük beslenme programınız nasıl? Sabah, öğle, akşam neler yiyorsunuz? - Çölyak hastalarının ve gıda hassasiyeti olan kişilerin beslenme programlarını mutlaka uzman doktorlarla oluşturmaları gerekir. Bağışıklık sistemlerini kuvvetli tutacak şekilde beslenmelerini tavsiye ederim. Bağışıklık sistemini güçlendiren öğeler en başta antioksidanlar. Antioksidan ana grubu olan beta karoten (A vitamini), C vitamini ve E vitamini renkli sebze ve meyvelerde bulunuyor. Örneğin mor, yeşil, turuncu, kırmızı ve sarı renkte olan meyve ve sebzeler çok değerli. Ayrıca güneşten aldığımız D vitamini de bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor. Süt, yoğurt, soyalı içecekler, kefir ve turşu gibi fermante ürünlerde bol bulunan probiyotikler de bağırsaklarımızı güçlendiriyor ve egzama, kolon kanseri gibi pek çok sindirim sistemi hastalıklarının tedavisine yardımcı oluyor.
İLK DİYET DENEMEMDE KİLO ALDIM Çocukluk yıllarında mutfağınızdan gelen hangi kokuları anımsıyorsunuz? En çok sevdiğiniz yemekler hangisiydi? İştahlı mı yoksa mızmız bir çocuk muydunuz? Babanız da mutfağa girer miydi? Sizin mutfakla aranız nasıl? Güzellik kraliçeliği yarışmaları sırasında özel bir beslenme uyguladınız mı? Şimdi evinizin mutfağının hâkimi kim? Eşiniz de glutensiz yemekler mi yiyor? |
|||||
|
Erkekler daha geç yaşta evlendiğinden, evlilikte “erken giden taraf” oluyorlar genellikle... Bu da “bir yastıkta kocayamadan”, nispeten genç yaşta yalnız kalmış, hatırı sayılır bir dul nüfus yaratıyor. Çoğu, hayata yeniden başlamak için geç sayılacak yaştalar... Hayatın kepenklerini tümden indirmek içinse erken... Kimi zaman babasız kalan çocuklarını kanatları altında toplayıp korumaya, kollamaya, okutmaya çalışıyorlar. Daha ileri yaşlarda, üzerlerine yüklenen görev, torun büyütmek oluyor. Kimse kendilerine ait bir hayatları olup olmadığını, bu “son düzlük”ü nasıl yaşamak istediklerini sormuyor. Yitik kocalarından sonra çocuklarını, torunlarını eş ve iş edinip onlar üzerinden bir final kuruyorlar. Genç yaşta iseler bu sorumlulukların üzerine bir de dul kadın olmanın toplumsal önyargılarıyla, densiz çağrışımlarıyla, mahalle baskısıyla savaşıyorlar. Yaşlı iseler “sığındıkları” evlat evinde kaynana rolüne bürünüyorlar. Her koşulda dullar için yorucu bir final koşusu bu... Ana tanrıça Bu zorluğu keyfe dönüştürmüş bir kadını yitirdim geçen hafta... Perihan teyzemdi. Sinemada “BB”lerin, “CC”lerin moda olduğu dönemde o da benim “PP”mdi... Kucağında büyüdüğüm yarı-annem, eteğine gizlendiğim anaç gölgem... Çocukluğumun huzurlu, geniş bahçelerinin bağbanı oydu. Kadınlığın, ekrandaki güzellik kraliçesinden çok, topraktaki bereket ana tanrıçasına benzediğini bana öğreten o... 70’lerin başında Muhsin Batur’un jetleri çatımızın üstünden uyarı uçuşu yaptığında onun kollarına kaçmıştım. 80’lerin başında tank seslerine onun yanında uyanmıştım. Gönülsüz evlendirilmiş ama sonradan eşine “gönül” vermiş, boy boy kızlar yetiştirmiş, tek başına kaldıktan sonra da kızlarına kendisininkinden çok daha iyi bir hayat devredebilmişti. Belki ömür boyu çektiklerine karşı, kendi geliştirdiği bir savunma mekanizmasıyla büyük dertleri, şen şakrak bir tevekkülün bohçasına sarar, rafa koyardı. Genç yaşta dul kalmasını, müebbet bir mahkumiyet olmaktan çıkarıp beraate dönüştürmesini bilmişti. Kendisi kadar bereketli dut, kayısı, vişne ağaçlarının gölgesinde kardeşlerini, üç kızını, sonra torunlarını yetiştirdikten sonra tek başına yaşamını sürdürmüş, hayat dolu kişiliğinden zerrece taviz vermemişti. Şen dul Bizlerse bu “Şen dul”un kuyruğuna gönüllü teğellenmiş lunapark çocukları gibiydik. Bir bakardım, teyzem ve kızlarıyla, Aydınlıkevler’in bir kaldırımında, resmi ziyarete gelmiş bir yabancı devlet başkanının karşılamasındayım. Ya da sabahın köründe, Lunapark aile gazinosundaki Zeki Müren konserinin bilet gişesi önünde... 29 Ekim sabahları Hipodrum’da... Akşamları feneralayında... Ya da bayramda sabırla kepçelediği koca bir mantı tenceresinin başucunda... Kadınları, çocuk yaşta “kadınlar matinesi”nde tanıtmıştı bana... Lezzeti, içindeki bakır 5 kuruşun hep bana isabet ettiği çiğböreklere gizlemişti; sevgiyi, son görüşmemizi bile “Seni seviyorum” diye bitiren sesine... Son çektiğim fotoğrafındaki gülüşüne... Baba toprağı Kalbinin yorulduğunu yalnız biz değil, kendisi bile anlamamıştı. Prof. Tümer Çorapçıoğlu hocamız, pek müşküllü bir ameliyatta tek damarını değiştirdi ama diğerinde hâlâ yılların tortusu vardı. Eskisine göre daha zor yürüyor, çabuk yoruluyordu ama kısılan sesinde bile eski neşeli tonlar çınlıyordu. Tam iyileştiğinde babasının toprağına, Kırım tatarlarının vatanına götürmeyi vaat ediyordum ona... O, “Prag’ı göremedim” diye dertleniyordu. Çoğumuzun evden kafamızı dışarı uzatamadığı bu kavurucu yaz sıcağında gençlik aşkı Foça’ya tehlikeli bir yolculuğu göze aldı. Başına çiçekli şapkasını taktı, çoluk çocuk tatile çıktı. Yine ailece gidilen coşkulu bir gezinin keyfini çıkardı. Ve 70 yıllık ömrünü, orada torunlarının kollarında noktaladı. Mükerrer mezar Onu babasının toprağına götüremedim ama babasının toprağına defnedilirken başucundaydım. Baba-kız, çeyrek asır sonra bir “mükerrer mezar”da buluştular. Bizse, hafızamızın derinliklerinde bir kaleydeskop gibi rengarenk ışıklar döndüren binbir anıyla veda ettik ona... Ben dünyaya geldiğimde çığlık çığlığa ağlarken o gülüyordu muhtemelen... Şimdi o, dünyadan giderken ben yine ağlıyordum; ve eminim o yine gülüyordu yattığı yerden... Saçtığı sevda tohumlarının, çevresindeki her bir bedende çoğalarak yaşadığını bildiğinden... Can Dündar |
|||||
|
Dere tepe, ova orman gezerek bir av bulmaya çalışırlarken; çok deneyimli olduğunu iddia eden avcı, ufarak bir delik görmüş; arkadaşlarına: - Hemen yere yatın, demiş; bu bir tavşan yuvası. * * * 3 avcı da yere yatıp deliğe doğru nişan almışlar. Biraz sonra delikten bir tavşan çıkınca da, hemen vurmuşlar tavşanı. Sonra yine sürdürmüşler yeni bir av aramayı. * * * Bu kez, deneyimli olduğunu iddia eden avcı, daha büyük bir delik görmüş: - Hemen yatın yere, demiş; bu da bir tilki yuvası... * * * Avcılar yine yatmışlar yere ve çiftelerini biraz daha büyükçe olan deliğe doğrultmuşlar. O büyükçe delikten de bir tilki çıkınca, vurup öldürmüşler tilkiyi. * * * Dere tepe yürümeye ve yeni avlar aramaya devam... Derken büyük mü büyük, mağara kapısı gibi bir delik daha görmüşler; sevinmişler de: - Nihayet avların en büyüğünü avlayacağız, diye. * * * Büyük mü büyük deliğin hemen karşısına yatmışlar ve deliğe doğru da nişan almışlar. * * * Biraz sonra tünelden çıkan bir marşandizin lokomotifi, çiğneyip paramparça etmiş 3 avcıyı da... * * * Çetin Altan www.Milliyet.com.tr |
|||||
|
Orta boylu zayıf bir adamdı benim dayıoğlu Kafasından kasketini hiç çıkarmazdı neden bilinmez Kelinin görünmesinden mi çekinirdi yoksa öylemi alışagelmişti Boya badana işleri yapardı Renk renk boyardı evleri ama kendi tek renkti Özü sözü bir, Anadolu çocuğuydu benim dayıoğlu 33 müydü 34 müydü bilmiyorum İnşaatta duvar delerken elinde matkap ayaklar suyun içinde Ardında gözü yaşlı onca insanı bırakıp gittiğinde 33 müydü 34 müydü yaşı bilmiyorum Ama bildiğim tek bir şey varsa Anadolu çocuğuydu benim dayıoğlu Renk renk boyandı evleri ama kendi tek renkti Özü sözü bir, adam gibi adamdı. 10 Nisan 2008
|
|||||
|
![]() |
| Piraye, yazar Kemal Tahir ve Nazım Hikmet. 1940 Çankırı Cezaevi. |
Nazım Hikmet’in eşi Piraye Hanım’la hayatlarının 20 yılı beraber geçti. 20 yılın yaklaşık 14 yılında Nazım Hikmet cezaevindeydi. Hem birlikte, hem ayrı ortak bir hayatları vardı. Bu süre içinde Nazım Hikmet çeşitli cezaevlerinden Piraye’ye mektuplar dışında resimler, şiirler gönderiyordu. Yıllar boyu korumasında kaldı. Piraye Hanım bu anlamda çok muhafazakar bir kadındı. Nazım Hikmet’ten ayrıldıktan sonra dış dünyaya çok kapalı bir hayat sürdü. Kimseyle başka bir ilişkisi olmadı, elindeki eserleri de özenle korudu. Piraye’den sonra Piraye’nin oğlu Mehmet Fuat bunların hepsini yayınladı. Nazım Hikmet’in pek çok eserini Mehmut Fuat gün ışığına çıkardı. Memletketimden İnsan Manzaraları gibi çok sayıda eser, Piraye hanım sayesinde bugüne ulaştı. Yoksa bu eserler bugün olmayacaktı. Piraye Hanım 1995’te, oğlu Mehmet Fuat 2002’de öldü. Bugün Piraye’den kalanlar Mehmet Fuat’ın oğlu, yani Piraye’nin torunu olan Kerem Bengü’nün elinde. Kerem Bengü ve eşi Zeynep Bengü, Piraye’nin de oturduğu evde oturuyorlar. Zaman zaman evdeki bir takım evrakları elden geçiriyorlar. Ve bir ay kadar önce de beni çağırdılar, “Bir şey bulduk, nedir bu?” diye. Bunun Nazım’ın yayınlanmamış bir şiiri olduğunu anladım. Ve Sözcükler’de yayınlanması için onlardan izin alarak dergide yayınladım.
Y. KEMAL’LE FARKLI ZAMANLARDA DÜŞÜNMÜŞ GİBİ
![]() |
Ayrıca bir takım defterler bulmuşlar. Bunlar da gene Nazım Hikmet’in cezaevinde yazmaya başladığı üç ayrı roman. Piraye Hanım, Nazım Hikmet’e bir mektubunda yaklaşık olarak şöyle bir şey söylemiş: “Sıkıldığında kendine bir defter al, yazmaya başla ve kendini rahatlat” gibi bir öğüt. Her üç defterin girişinde tırnak içinde Piraye’nin bu sözleri var. Nazım Hikmet bu romanları bir tür Piraye’nin öğüdünü yerine getirmek için yazmış. Nazım bunları 20- 30 sayfa yazıp yarıda bırakmış. Bir tanesi çok ilginç. Adı, “Zeytin ve İncir Adası.” Bozcaada, Gökçeada gibi bir adayı anlatıyor. İçinde Rum kahramanlar var. Konu olarak son derece ilginç bir roman taslağı. Biliyorsunuz daha sonra benzer bir konuyu Yaşar Kemal işledi, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”da yine böyle bir ada anlatılıyor. İki yazar arasında böyle aynı şeyi daha önce Nazım Hikmet düşünmüş gibi bir izlenim doğdu bu romanı okuduğumuz zaman. Bu üç roman taslağını Nazım Hikmet’in bütün eserlerini yayınlayan Yapı Kredi Yayınları yakında kitap olarak yayınlayacak.
DÖRT GÜVERCİN
geldi dört güvercin
suda yıkanmak için.
Su mahpusane yalağındaydı.
ve güneş
güvercinlerin
gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı.
girdi dört güvercin
yıkanmak için
suyun içine.
ve kederli toprakta dört insan
baktı dört güvercine.
Güvercinler hep beraber
güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında
uçabilirler.
Durdurmaz onları demir ve duvar.
güvercinlerin yumuşak kanatları var.
Ve kanatlar
Şimdi burda, şimdi damın üzerinde.
İnsanların kanatları yok
İnsanların kanatları yüreklerinde.
Dört güvercin
güneşe varmak için
yıkandı, uçtu sudan.
NAZIM HİKMET